‘oyun incelemesi’ olarak etiketlenmiş yazılar

A Vampyre Story (PC) oyun incelemesi ve sistem gereksinimleri

Cumartesi, 14 Şubat 2009

Minimum Sistem Intel Pentium 4 1.6 GHz işlemci, 512 MB RAM, Nvidia GeForce FX 5600 Serisi 256 MB ekran kartı, 3.0 GB Disk alanı.

Önerilen Sistem Intel Pentium 4 2.0 GHz işlemci, 512 MB RAM, Nvidia GeForce 6800 Serisi 512 MB ekran kartı, 5.0 GB Disk alanı.

A Vampyre Story2D dünyanın basit ama sevimli grafiklerine, eğlenceli dünyasına dalıp gittiğimiz günleri hatırlarım.  Bir Monkey Island serisi, Full Throttle ya da Grim Fandango ile tanışıklığı eskiye dayananların şu and derin bir iç çekip ” Ahh…ahh! Ne güzeldi eski günler… ” dediğini duyar gibiyim…

Bugün hala karşısında saatler geçirip de başından kalkmak istemeyeceğimiz türde oyunlara rastlıyoruz. Eski bir oyuncu olup da Prince of Persia ya da God of War oynarken offlayıp puflayanınız var mı ? Pek sanmıyorum. Yine de elimize geçen oyunlar öylesine başarılı olmadığı sürece, eski güzel günleri anıp iç geçiriyoruz sık sık. Ahh George Lucas ahh! Bu adventure oyunlarını körelten furyayı en çok destekleyenlerden biri sen oldun maalesef! ” Piyasa adventure oyunlarına hazır değil ” gibi saçma sapan bir varsayımı ortaya attın da, kimbilir kaç adventure oyunu senaryosu kapılardan döndü…

Neyse, şimdilik bırakalım bu konuyu bir kenara. Bugün size eski günlere götürecek kadar kaliteli bir adventure oyunu tanıtacağım size. A Vampyre Story! Altında Bill Tiller gibi eski bir dostun imzası olan, buram buram eğlence kokan bir oyun…

Mona De LafitteAdventure türünün, kilometre taşlarından olan ” The Curse of Monkey Island ” & ” The Dig ” gibi oyunların altında imzası bulunan Bill Tiller, pek çoğunuzun bildiği üzere eski bir LucasArts çalışanı. LucasArts ile yollarını ayırdıktan sonra Autumn Moon Entertainment firmasını kurdu ve bugün A Vampyre Story gibi harika bir oyun ile yeniden karşımıza çıktı.

A Vampyre Story adından da anlaşılacağı üzere bir vampir hikayesi. Tabii gerilimden uzak, oldukça komik ve eğlenceli bir hikaye. 1895 yılında geçen hikayemizin ana karakteri ise Mona De Lafitte adında bir bayan. Sonsuz hayat ile tanışmadan önce Paris’ de büyük bir Opera sanatçısı olmayı hayal eden Mona, bir gün Baron Shrowdy Von Kiefer ile karşılaşıyor. Ve Baron tarafından vampire dönüştürülüp, lanetli ve sonsuz bir hayata mahkum ediliyor. Bunun ardından Baron tarafından, Transilvan… pardon :) Draxylvania’ daki Castle Warg’ a ( Warg Kalesi ) götürülüyor ve orada adeta bir hapis hayatı yaşamak zorunda bırakılıyor.

Baron Shrowdy von KieferBaron Shrowdy, bir gece çıktığı av sırasında beklemedik bir baskın yaşıyor ve geri dönemiyor. Shrowdy’ nin geri dönememesi sonucunda nihayetinde Mona kaleden kaçabileceği bir fırsat yakalamış oluyor. Mona, ölümsüz hayatına başladıktan kısa bir süre sonra tanıştığı Froderick ( kendisi oldukça renkli bir karakter ) adlı yarasayı da aralak, yeniden Paris’ e dönmek üzere yola koyuluyor.

Paris’e varmak üzere Draxylvania’ dan çıktığı yolculukta karşısına çıkan enteresan tipler ve garip olaylarla başa çıkmak zorunda. Onlarla başa çıkmanın tek yolu ise, Mona’ nın bir vampir olduğunu kabul etmesi ve doğası gereği sahip olduğu yetenekleri kullanmayı öğrenmesi…

Klasik point & click adventure tarzındaki A Vampyre Story, 2D mekanlar üzerine 3D karakter ve animasyonlarla süslenmiş bir biçimde karşımıza çıkıyor. Oyun 4xAA destekliyor olsa da, düşük konfigürasyonlu bir PC’ de dahi rahatlıkla çalışabilecek tarzda bir oyun.

A Vampyre Story - InventoryEnvanter sistemi konusunda oldukça kullanışlı bir özellik de sözkonusu. Mona, kullanabileceği eşyaları tabut şeklindeki envanterinde barındırabiliyor. Bununla birlikte bahsettiğimiz kullanışlı özellik ise sürekli yanında taşıyamayacağı ancak ileride gerekebilecek eşya ya da cisimleri aklında tutması ve bu eşya ve cisimlerin mavi bir silüet şeklinde tabutun içerisinde gözükmesi.

Oyun boyunca karşınıza 30′ dan fazla el çizimi şeklinde tasarlanmış mekan görme imkanınız olacak. Ayrıca oyunda 25′ den fazla karakter bulunmakta. Grafikler, oyunla örtüşecek şekilde ve oldukça eğlenceli bir biçimde yer almakta. Karakter animasyonları, seslendirmeler ve müzikler de aynı şekilde. Hikaye espritüel bir biçimde işlenmiş, diyaloglar ve oyundaki bazı detaylar ise sizi kıkır kıkır güldürecek cinsten.

Froderick & MonaKısaca toparlamak gerekirse, A Vampyre Story çok eğlenceli ve başarılı bir oyun olmuş. Oynanış itibari ile sıkıcı bir oyundan oldukça uzak. Grafikler, sesler, diyaloglar ve animasyonlar ise az önce belirttiğim gibi oldukça başarılı. Adventure oyunlarını ve eski günleri özleyenler için kaçırılmaması gereken bir fırsat. Point & click sistemi ile yeni tanışan oyuncular için ise, çok iyi bir başlangıç noktası. Böylesine keyifli ve kaliteli bir oyun için Bill Tiller’ a şapka çıkartılır. Umuyoruz ki Autumn Moon Entertainment imzası taşıyan prodüksüyonlara daha sık rastlarız.

Crysis Warhead (PC) oyun incelemesi

Perşembe, 12 Şubat 2009

Minimum Sistem Intel Pentium 4 3.2 GHz işlemci, 1024 MB RAM, Nvidia GeForce 6800 Serisi 256 MB ekran kartı, 15.0 GB Disk alanı. Bu sistemle ayarları en düşük seviyede çalıştırabilirsiniz.

Önerilen Sistem Intel Core 2 Duo Serisi 2.2 GHz işlemci, 2048 MB RAM, Nvidia GeForce 8800 GTX 512 MB ekran kartı, 15.0 GB Disk alanı.

Crysis

Crysis, Crytek firmasının Far Cry ardına patlattığı en büyük bombaydı ve oyun dünyasında adeta meteor etkisi yarattı. Evet meteor diyorum, çünkü FPS türünün genel yapısını bambaşka bir boyuta taşımıştı. Grafik konusundaki başarısının yanısıra ses efektleri harikaydı, Türkçe seslendirmeler ise tek kelimeyle müthişti. CryEngine 2′ nin fizik başarımı ise ses ve grafiklere yakışır nitelikteydi.Oyun Türkçe paket ile ülkemize özel bir fiyatla satışa sunuldu. Her oyun gibi kopyaları piyasada bulunmasına rağmen, Türk oyunseverler özel fiyatlı orjinal paketi alarak firmaya destek çıktı. Korsan’ ın bitmek tükenmek bilmediği bir ülkede olmamıza rağmen, ne mutlu ki Crysis, Türk oyun camiası tarafından korundu ve desteklendi. Crytek ise oyuncularımızın bu konudaki hassaslığına duyarsız kalmadı ve bundan sonra çıkacak tüm Crytek oyunlarının Türkçe versiyonlarının piyasada yer alacağını belirtti. Önceki oyunun satış rakamları göze alınırsa, Crytek’ in verdiği sözü tutacağına inanıyoruz. Göğsümüzü kabartan Crysis bombasından sonra, Crysis Warhead’ e dair edindiğimiz ilk izlenimlerden bahsedelim…

Crysis Warhead - Warhead, Crysis ile aynı zamanda, hatta aynı adada geçiyor. Bu sefer olaylara farklı bir perspektiften bakma imkanı bulacağız. Önceki oyunda Teğmen Nomad’ in kontol ettiği birlikte yer alan Çavuş Sykes, yani Psycho ile tanışmıştık. Nomad’ e kıyasla sağı solu belli olmayan, agresif, hatta biraz kaçık bir tipti Psycho. ” Sir yes Sir ” şeklindeki klasik asker tavrından uzak, emir komuta zincirine meydan okurcasına bir karaktere sahip Psycho’ yu tanıdıkça, yer yer ” Keşke oyunun ana karakteri Psycho olsaydı ” dediğimiz oldu. Tahmin ediyoruz ki bu birçok oyuncu tarafından paylaşılan ortak bir düşünceydi ve bir şekilde Crytek’ e iletildi. Crytek’ de bu konuya duyarlı bir biçimde yaklaşmış ki, sonunda bizlere ” Psycho’ mu istiyorsunuz ? Alın bakalım size en güzelinden Psycho ” demiş. Nomad, oyunun sonunda ” Henüz işimiz bitmedi, geri döneceğiz ” dediğinde oyunun devamının geleceğinden şüphemiz yoktu, ama Psycho beklenmedik ve hoş bir sürpriz olmuş. Crysis’ in senaryosuna paralel bir şekilde olarak, adanın diğer ucunda seyreden olaylara Psycho’ nun gözünden tanıklık edeceğiz. Oyunun senaryosu hakkında sizlere daha fazla bilgi vermek isterdim, ancak burada bahsedebileceğim bilgiler spoiler niteliğinde olabileceğinden, sizleri Crysis Warhead’ in zevkinden mahrum etmek istemem. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, adanın diğer ucundaki yaşam tarzı biraz daha vahşi. Psycho’ ya gelince üzerindeki Nanosuit bu sefer daha esaslı birşey! Senaryo adına unutmadan şunu belirtmeliyim ki, Crytek daha önce yapmış olduğu bir açıklamada Crysis’ in Trilogy ( üçleme ) şeklinde olacağını belirtmişti. Warhead, Crysis’ den ayrı bir paket olarak çıkacak ve önceki oyunun üzerine yüklenmeyecek olmasına rağmen, Crysis’ e eklenti niteliğinde olduğu belirtildiği için, Warhead’ i serinin ikinci oyunu olarak değerlendirmemek gerekir.

Warhead ile gelen yenilikler oldukça renkli. Örneğin bu sefer her iki elinizde birer silah bulundurmanız mümkün. Tabii bu durumda silah çeşitleri ve dolayısıyla modifiye özellikleri de oldukça genişlemiş. Tabii yeni araçlar eklemeyi de unutmamışlar. Yapay zeka konusuna da daha detaylı bir başık atan Crytek, bu sefer karşımıza daha zorlu düşmanlar çıkaracak gibi gözüküyor. Olsun, artık Psycho’ yuz biz, bize birşey olmaz :) Oyun tabii ki de yeni fikirler ve eğlenceyi arttıran değişikliklerle karşımıza çıkacak. Ancak Warhead mümkün olduğunca Crysis’ i Crysis yapan etkenlere bağlı kalınarak tasarlanmış. Zaten bu anlamda Crysis’ in pek bir eksiği yoktu, ama Crytek’ in bugüne dek gösterdiği başarı düşünülürse, firma her zaman yarattığı fikirleri hızlı bir şekilde geliştirebilen bir yapıya sahip. Genel anlamda Crysis ve Crysis Warhead arasında kıyaslama yapmak gerekirse, Warhead daha sıkı çatışmalara yer veren bir oyun. Görünüşe bakılırsa oyun Psycho ile birlikte daha vahşi bir hal alıyor. Şikayeti olan var mı ? Sanmıyorum :)

CryEngine 2CryEngine 2 ile bizlere sunulan nimetlerin güzelliklerinden Crysis’ de elimizden geldiğince faydalanmaya çalıştık. Elimizden geldiğince diyorum, çünkü Crysis’in sistem gereksinimleri oldukça yüksekti ve birçok oyuncunun ( üzülerek söylüyorum ki buna bende dahilim ) sistemi bu oyunu yüksek kalite oynayabilmek adına sınıfta kalmıştı. Oyun DirectX 10 destekliydi, ve ancak Vista destekli sistemlerde en yüksek kalitede oynanabiliyordu. Yine de Crysis’ in Vista üzerindeki performansı bir yana dursun, orta ya da yüksek seviyesistem sahibi herkes, eldeki imkanlar dahilinde CryEngine 2′ nin müsade etti kadarıyla Crysis’ i oynadı. Kimisi çözünürlük düşürerek ve detaylarla ilgileri ayarları düşürerek oynadı, kimisi sadece gördüğü videolarla yetindi, kimisi elindeki sistemi upgrade edip oyunu daha sonra oynamayı tercih etti ( mesela ben :P ). Warhead’in çıkışı duyurulduğunda, ister istemez herkesin sistem konusunda kafasında soru işaretleri oluşmaya başladı. Ancak Crytek bu konuda sıkı bir optimizasyon yapmak üzere kolları sıvadı ve CryEngine 2′ yi iyice bir elden geçirdi. Bu optimizasyonun sonucu ” Warhead PC ” adlı bir sistem de geliştirilmiş. Sistemin içeriği ( Core 2 Duo 2.53 Ghz, 1Gb Ram, Nvidia 8800GT serisi ekran kartı ) orta kalite bir PC ayarında ve Crytek tarafından söylenen o ki, Warhead , ” Warhead PC” ve benzeri konfigürasyona sahip makinalarda oldukça iyi bir kalitede, yüksek bir FPS değeri ile oynanabilecekmiş. Warhead PC’ nin fiyatı ise aşağı yukarı 800-850 YTL civarında. DirectX 9 tabanlı olmak üzere grafik başarımının artması oldukça rahatlatıcı bir haber. Kullanıcıyı upgrade’ e zorlamayan ve kaliteden ödün vermek istemeyen yaklaşımı için Crytek’ i tebrik ediyoruz.

Crysis Warhead’ de 2008′ in son çeyreğinde raflarda yerini alacak oyunlardan. Her gelen oyun haberi ardından ” 2008′ in son çeyreği demeye artık neredeyse alıştık. Oyun dünyasındaki gelişmeler ve çıkan oyunlar bazında 2008′i diğer yıllara kıyasladığımızda, 2008′ in son ayları biz oyunseverler için oldukça dolu geçecek. Crysis Warhead ile ilgili son söze gelince, henüz Crysis’i oynama imkanı bulamadıysanız elinizi çabuk tutmalısınız. Çünkü Crysis Warhead piyasaya çıkar çıkmaz herkes oyunla ilgili derin sohbetlere dalacak. Tabii bir insanın bunu yapabilmesi için başta kafasını Crysis Warhead’ den kaldırabilir olgunluğa erişmesi gerekir ;)

Call of Duty 5: World at War (PC) oyun incelemesi

Çarşamba, 11 Şubat 2009

Minimum Sistem Intel Pentium 4 3.0 GHz işlemci, 512 MB RAM, Nvidia GeForce 6600 Serisi 256 MB ekran kartı, 8.0 GB Disk alanı.

Önerilen Sistem Intel Core 2 Duo Serisi 2.5 GHz işlemci, 2048 MB RAM, Nvidia GeForce 8800 GTS 512 MB ekran kartı, 8.0 GB Disk alanı.

Private Memati :)

Evet arkadaşlar. Yanlış duymadınız. Activision karargahı, FPS ordusu askerlerine yeni bir görev çağırısı yaptı. Call of Duty: Modern Warfare ile azcık gözümüz medeniyet gördü. Tam 2. Dünya Savaşı sendromunu üzerimizden atmıştık ki, yeniden o günlere döndük. Peki ben bu konuda ne diyorum ? – Saldırgan bir eğilim göstermek kaydı ile, gözüme kestiğim ve hareket eden herşeyi vururum. Mission Complete der, tüfeğimi sırtıma dayayıp günbatımına doğru yürürüm. Acı yok, health pack var arkadaşlar. Klavye & mouse koordinasyonuna güvenen bütün babayiğitler için bu böyle biline….

Call of Duty serisinin, kendisine FPS oyunları dünyasında hatrı sayılır bir yer sağladığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şimdiye kadar çıkan FPS oyunlarının neredeyse % 70′ i ( belki de daha fazlası ), 2. Dünya Savaşı’ na ilişkin tarihi bilgilere sadık kalarak, ya da bunu bir miktar fantastik öğeler ile süsleyerek, bu konuyu ısıtıp ısıtıp önümüze koydu. Oynadığım onca FPS oyunu ardından, öldürdüğüm düşman sayısı bakımından kendimi ikinci bir Hitler gibi hissediyorum diyebilirim. Hayatım boyunca Stalingrad’ a gitmemiş olmama rağmen, nerede soteye yatılır, hangi evin çatısından sniper atışı yapmak daha uygundur ezbere biliyorum ( tahminen birçoğunuz da biliyorsunuzdur ). Pearl Harbor kıyılarını o kadar iyi etüd ettim ki, sanırsınız yakınlarda bir yerlerde yazlığım var :) FPS türünü severek oynayan biri olarak sürekli 2. Dünya Savaşı konulu oyunlar ile karşı karşıya kalmak bana bıkkınlık vermişti. Sonra nasıl olduysa bünyem bunu kabullendi, hatta bir süre sonra arada bir ihtiyaç bile duymaya başladı. Call of Duty 4: Modern Warfare ile Infinity Ward’ ın getirdiği yeni soluk ile ” Allah razı olsun ” demiştim içimden, ama istemsiz bir şekilde birşeyler içimi kemiriyordu. Call of Duty 5: World at War’ ın geleceği haberini duyduğumda ” Ohh be, eski alışkanlık ne de olsa kolay vazgeçilmiyor ” dedim içimden.

Call of Duty 5: World at WarCall of Duty serisini ister single campaign olsun, ister multiplayer olsun, her yönü ile zevk alarak oynadım. Doğruyu söylemek gerekirse Call of Duty 3′ ü oynama fırsatım olmadı, ki 8 ay gibi kısa bir süre içerisinde biraz acele ile çıkmış bir oyundu. Kaldı ki Treyarch Studios tarafından yapılan bu oyunun PC’ ye gelmemesi bende extra bir antipati yaratmıştı. Oyunun diğerlerine göre pek de başarılı olmadığı duyumlarını aldıktan sonra, oyunu oynayamamış olmama üzülmedim açıkcası. Ardından Infinity Ward ” Al sana Call of Duty ” dercesine Modern Warfare’ i çıkardığında ise, Activision’ a olan öfkem yatıştı.

Yakarım ülen bu gezegeni...Infinity Ward’ un Call of Duty: Modern Warfare’ in devamını getireceğini düşünürken, bu tarz bir projenin zamanında Activision tarafından satın alınan Treyarch tarafından yapılacağını duyduğumda şok olmuştum. Ne de olsa Treyarch COD3 sebebi ile gözümde sabıkalıydı. Başta bu tercihin, Modern Warfare gibi bir sıçrayışın ardından Call of Duty serisine zarar vereceğini düşünsem de, 2008′ in 4. çeyreğinde çıkacağı belirtilen World at War hakkında araştırma yaptıkça endişelerim biraz azaldı. Modern Warfare’ in oyun motorunu miras alarak üzerinde ciddi bir çalışma yapan Treyarch, bu sefer Infinity Ward’ dan hayli destek görmüş. Modern Warfare’ in motoru üzerine yapılan uzun süreli çalışmalar ardından ( meğer Treyarch kendini affettirmek için COD3 ‘ün tamamlanmasından beridir bu proje üzerine yoğunlaşmış ) ortaya güzel şeyler vaad eden bir oyun çıkmış. Bu sefer oyun Pasifik & ilerleyen kısımlarda Berlin’ de geçiyor. Şimdiye kadar aşina olduğumuz düşmanların üzerine bu sefer Japonlar ile karşı karşıyayız. Evet, bu güne kadar gördüğümüz düşman modelinden birazcık farklı. Bulunduğu mekana hakim, çok iyi kamufule olabilen ve neredeyse bir gerilla edasıyla bizlerle mücadele edebilecek bir düşman. Üstelik iş makinalı silahlarla da bitmiyor, Japonlar aynı zamanda sırtlarında katanalar ile çıkacaklar karşımıza. Muhtemelen karşımızdaki Japon’ u öldürdükten sonra bu silahı elimize almamızı mümkün kılarlar, eğer ki güzelim katana öyle olduğu gibi yerde yatarsa, büyük bir hata olur açıkcası. Yine de bizde bu konuda boş değiliz, elimizde etrafı iki dakikada cehenneme çevirebilecek bir Flamethrower ( alev makinesi ) olacak. Evet doğru duydunuz, oyunun geliştirilmiş motoru sağolsun, flamethrower ile etrafı alevlere boğabilme imkanımız var. Japonlar ile çatışmak üzere oyununun bu kısmında bir Amerikan askeri olarak yer alıyoruz. Her ne kadar karakterle bütünleşmek ve senaryo bütünlüğünü hissedebilmek adına baştan sona aynı karakter ile devam etmek istesek de, oyunun bir kısmını Amerikan askeri, bir kısmını ise Almanya’ nın düşüşü sırasında Berlin’ de görev alan bir Rus askeri olarak yer alacağız. Yine de senaryo bütünlüğü olarak Modern Warfare’ dan sonra kaliteyi korumak adına zekice bir senaryo yazılacağına inanıyorum.

Adriann!!!!Ve geldik oyunun en çarpıcı yanına…. Hem single player campaign, hemde multiplayer apayrı keyifler değil mi? Peki single player campaign’ leri oynarken ” keşke yanımda npc’ler yerine kanlı canlı takım arkadaşları olsaydı “, ya da multiplayer oynarken ” keşke şu kurşunları birbirimize değil de, beraberce npc’lere saydıryor olsaydık ” dediğiniz oldu mu ? İşte Call of Duty 5: World at War bize bu konuda yeşil ışığı yakmış durumda. Single player & multiplayer seçeneklerinin yanı sıra, aynı ekranı paylaşacak şekilde 2 kişi, ya da internet üzerinden max 4 kişiye kadar, Co-op modunda senaryo dahilinde ilerleyebileceğiz. İnsan’ ın makineye karşı yarattığı üstünlüğün, co-op modunda daha da etkili olacağı ve dolayısıyla bunun oyunu çok kolay bir hale getirebileceği gibi bir durum önceden düşünülmüş durumda. Treyarch bu konuda içimizin rahat olmasını söyleyerek bizleri biraz daha ferahlatıyor.

Oyunun önceklikli olarak geliştirildiği platform Xbox 360 olmasına rağmen, World at War’ un eşzamanlı olarak PC, PS3, DS & Wii ( özellikle Wii Zapper teknolojisi ile etkileşimli olması yönünde çalışılıyor ) gibi platformlarda da karşımıza çıkacak. Oyunun yeniden geliştirilen motoru olsun, senaryosu ya da gerçekçiliği olsun, Treyarch, Call of Duty 5′ in şimdiye kadar yapılan en iyi 2. Dünya Savaşı oyunu olacağı konusunda iddialı. 2008′ in dördüncü çeyreğine yaklaştığımız şu günlerde, bu iddia’ nın aslını öğrenmek üzere sabırsızlıkla bekliyoruz…

Chronicles of Riddick: Assault on Dark Athena (PC) oyun incelemesi

Salı, 10 Şubat 2009

Pitch Black - Riddick

Vin Diesel’ ın canlandırdığı Riddick ile ilk kez 2000 yılında vizyona giren Pitch Black adlı film ile tanışmıştık. Pitch Black’ in yakaladığı başarı ardından, serinin devamı nitleliğinde bir filmin gelmesi kaçınılmazdı ki, 2004 yılında vizyona giren The Chronicles of Riddick ile Vin Diesel yeniden beyaz perdede karşımızda çıktı.

Ustaca kurgulanmış bir senaryoyu Vin Diesel gibi popüler bir aksiyon yıldızı ile bir araya getirdiğinizde, ortaya çıkacak olan tablonun başarısız olması da pek mümkün değildir zaten. Yine de Pitch Black & The Chronicles of Riddick’ i görmüş bir izleyici olarak bu iki film arasında kıyaslama yapmam gerekirse, ben ilk filmi ikincisine tercih ederim. İkinci film her ne kadar beklentilerimi karşılayamamış olsa da, Riddick sıradışı ve mutlaka tanınması gereken bir karakter…

Starbreeze tarafından geliştirilen ve ikinci film ile hemen hemen aynı dönemde Xbox platformu versiyonu ile piyasaya sürülen The Chronicles of Riddick: Escape From Butcher Bay, oyun dünyasında büyük bir ilgi gördü. Başta Xbox’ a özel olarak geliştirilen oyun, 2004 yılın sonlarına doğru PC platformuna çıkarılan versiyonu ile bir kez daha Riddick hayranları ile buluştu.

Patlatırım o gözünü senin, serseri!!!Oyun adeta Pitch Black & Chronicles of Riddick filmlerinin senaryoları arasında kurgulanmış bir köprü niteliğindeydi. Çıktığı dönemlerdeki oyunlar ile kıyaslarsak, Escape From Butcher Bay kaliteli ama oldukça kısa süren bir oyundu. Oyunla ilgili bir diğer eksik ise oyunda Multiplayer gibi bir seçeneğin bulunmamasıydı. Üstüne üstlük oyunun PC versiyonu maalesef teknolojiye ayak uyduramamıştı. Çünkü oyun yeni nesil ekran kartlarının çoğu ile uyumsuzdu.

Aradan 5 yıl geçti ve oyun dünyası yeniden Riddick ismini duydu. The Chronicles of Riddick: Assault on Dark Athena, başta Escape From Butcher Bay’ in remake versiyonu gibi gözükse de, bundan çok daha fazlasını vaad ediyor.

Bir küçücük Ridicik vaarmış...Oyunu yükledikten sonra karşımıza çıkacak iki seçenek var. Dilerseniz Butcher Bay’ in yeniden tasarlanmış versiyonunu oynayabilirsiniz, ya da direk kendinizi Assault on Dark Athena’ ya atabilirsiniz. Evet, bu konuda önceki oyunu oynama fırsatı bulamayanlar oldukça şanslı. Benim fikrimi sorarsanız, Butcher Bay’ i oynamış olmama rağmen, Dark Athena’ nın senaryosuna geçmeden önce Butcher Bay’ i oynamakta fayda var. Aradan uzun zaman geçti, hafızayı tazelemek de yarar var değil mi ;)

Oyunun senaryosuna göre Riddick, içi Drone’ lar ile dolu, Dark Athena adlı bir korsan gemisinde tutsak düşüyor. Gemide tutsak edilenlerin drone’ a dönüştürülüp ( yarı robot-yarı insan diyelim ) kullanıldıklarını fark eden Riddick kaçmak üzere harekete geçiyor.

Bana Ridicik deme döverim bak! - Tamam abi, özür dilerim...Assault on Dark Athena, oynanış tarzı olarak hemen hemen önceki oyun ile aynı. Oynanış konusunda aklınıza takılanlara açıklık getirmek gerekirse, oyun FPS / Aksiyon olarak geçiyor. Ancak yapısı itibari ile diğer FPS oyunlarından farklı. Oyunda elinize geçen silahlar ile etrafa kurşun yağdırmaktan ziyade, gölgeleri kullanmak ve ani saldırılar yapmak durumundasınız. Riddick filmden de hatırlayacağınız üzere karanlıkta görebilmek gibi bir yeteneğe sahip. İşte oyunda kullanmanız gereken en önemli avantaj da bu. Riddick’ in düşmanlarını etkisiz hale getirebilmek için kullandığı silahlar, genellikle ateşli silahlardan çok yakın temas halinde fiziki saldırılar ile kullanılabilen silahlar ( melee weapon der geçerdim ama niye bu kadar sıkıntıya girdiysek :D ). Oyunun neredeyse yarısına kadar elinize doğru dürüst bir silah geçmeyeceği için karşınıza çıkacak olan drone’ ları kullanmaya alışmakta yarar var. Drone’ ları canlı kalkan olarak kullabilir ve aynı zamanda kollarına monte edilmiş olan silahı da yönlendirebilirsiniz. Tabii oyunun ilerleyen bölümlerinde Riddick drone’ ların kontrol edildiği odayı keşvedecek ve drone’ ları daha farklı bir biçimde kullanmaya başlayacak. Daha fazla detaya girip spoiler tehlikesi yaşatmadan, sizlerle paylaşacaklarım şimdilik bu kadar. Gelelim işin teknik kısmına…

Riddick, gözlerinin içi parlıyor bugün... - Hade leym..Escape From Butcher Bay’ in eksikleri nelerdi? Kısa bir oynanış süresi, birkaç teknik hata ve Mutliplayer seçeneğinin bulunmaması. İşte Dark Athena bu kusurlardan arındırılmış bir biçimde karşımıza çıkacak. Butcher Bay & Dark Athena senaryoları toplamda 20 saatlik bir oyun süresi sunuyor. Ayrıca oyunda 6 farklı modu destekleyen bir Multiplayer sistemi de yer alacak. Bildiğiniz üzere oyun Starbreeze & Atari işbirliğinde PC, PS3 & Xbox360 platfromları için geliştiriliyor. Dark Athena’ nın grafiksel detaylar & seslendirmeler konusunda eksiksiz bir biçimde karşımıza çıkacağına inanıyorum. Eğer eski Butcher Bay’ i hatırlarsanız, o dönemin en iyi grafiklerine sahip oyunlarından biriydi. Eh, Vin Diesel’ ın o karga sesi de Dark Athena’ da eksik olmayacağına göre, sanıyorum ki endişelenmemiz gereken pek birşey yok :)

Assault on Dark Athena ve X-Men Origins: Wolverine, bu yıl merakla beklediğim aksiyon oyunları arasında. Şimdilik her ikisi için de işler yolunda gibi görünüyor. Umuyorum ki bir ucu beyaz perdeye dokunan bu iki oyun da kalitesinden ödün vermeyecek bir biçimde karşımıza çıkar…

Need For Speed: Undercover (PC) oyun incelemesi

Çarşamba, 04 Şubat 2009

Minimum Sistem
Intel Pentium 4 2.0 GHz işlemci, 512 MB RAM, Nvidia GeForce FX 5900 Serisi 128 MB ekran kartı, 8.0 GB Disk alanı.
İşletim sistemi – Windows XP/Vista Grafik kartı – 128 MB Pixel Shader 2.0 (AGP veya PCIe)- DirectX – Version 9.0c
Önerilen Sistem
Intel Pentium 4 2.8 GHz işlemci, 1024 MB RAM, Nvidia GeForce 7600 Serisi 256 MB ekran kartı, 8.0 GB Disk alanı.
İşletim sistemi – Windows XP/Vista Grafik kartı – 128 MB Pixel Shader 2.0 (AGP veya PCIe)- DirectX – Version 9.0c
NFS: UndercoverNeed for Speed, birçoğumuzun tanışıklığı eskiye dayanan bir oyun. O eski güzel günleri düşününce, NFS serileri başında geçen uzun saatleri anımsıyor insan. Evet, zamanında NFS adının hakkını veren, başından kalkılmayak türden bir yarış oyunuydu. Ben mi ? Açık konuşmak gerekirse ben zamanında bu seriyi o kadar çok severdim ki, öğrencilik yıllarım hep Sidewinder tarzı bir yarış konsolu sahip olmayı hayal ederek geçti. Bugüne kadar hiçbir yarış oyununu NFS kadar takip etmemişimdir.

Yine de geçen yıllar boyunca oynadığım tüm NFS oyunlarının hakkını verecek türden bir sürücü olduğumu söyleyebilirim. Geçmiş yıllarda içime düşen hız tutkusunun bu seri ile birlikte doğduğunu düşündükçe, bugün NFS serisinin aldığı son hali görmek, benim için üzücü.

Serinin 2003 yılında piyasaya sunulan NFS: Underground’ a kadar farklı birşey, Underground’ dan sonra ise farklı birşeye dönüştüğünü düşünüyorum. Need for Speed serisinin ilk oyunu ile 1994 yılında tanıştık. Seri 2000 senesinde çıkan NFS: The Porsche Unleased’ e kadar oldukça başarı bir biçimde yükselişine devam etti.

NFS: The Porsche UnleashedNFS: Porsche ‘ a gelince, eminim pek çoğunuz o yıllarda yaygınlaşan internet cafe kültürü sayesinde, multiplayer olarak oynamıştır. Ben zamanında Porsche’ u oldukça kalabalık bir internet cafe grubu ile oynamıştım. O günlerde bizler için bu öylesine bir çılgınlıktı ki, mahallenin bakkalını işleten genç abimiz bile saat 20:00′ de dükkanı kapatıp makina başındaki yerini alırdı. Evet, genel anlamda NFS: Porsche’ u yorumlayacak olursak, serinin multiplayer adına çok rağbet gören, ama genele bakıldığında kısa sürede tüketilebilen bir oyundu. Üstüne üstlük Porsche marka arabalardan pek de haz etmeyen oyuncular için çok da tercih edilesi bir oyun değildi.

NFS: Hot Pursuit 2

Ardından 2002 yılında gelen NFS: Hot Pursuit 2 ile tanıştık. Evet, 1998′ de yakaladığımız o ruha daha yakın bir noktadaydık. Pek çoğumuzun da keyfi gayet yerindeydi. Oynanabilirlik ve grafik konusunda NFS: HP 2′ nin oldukça tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Sizi bilmem ama, ben hala ara ara Hot Pursuit 2′ yi oynuyorum :)

NFS: Underground 1 & 2Ve gelelim NFS serisi için devrimsel nitelikteki değişimlerin yaşandığı döneme. Yıl 2003 ve NFS, Underground adlı yeni oyunu ile hayranlarının karşısında. İşte bu noktada NFS’ nin seriye en çok güç katan oyununun Underground olduğunu söylemek gerekir. Oyunun hayranlık uyandıracak grafikleri, detaylı yapısı ve keyifli oynanışı, serinin hem eski hayranlarını tatmin eden, hemde seriye yeni nesil hayranlar kazandıran nitelikteydi.

Electronic Arts, NFS serisinin son değişim itibari ile sahip olduğu potansiyeli, belki de garanti bir getiri olarak görmeye başlamıştı, ki bence yıllar sonunda seriyi düşüşe sürükleyen görüş de buydu. Serinin son oyunlarının altında imzası bulunan kişilerin akıllarından neler geçiyor bilmiyorum ama, eğer ” şu vakitten sonra biz ne versek bu kitle alır ” gibisinden bir düşünce ile hareket ettilerse, bence çok büyük hata ettiler.

NFS: Most WantedBenim görüşümce serinin düşüş noktasının başlangıcı 2005 yılında gelen NFS: Most Wanted oldu. NFS: Underground 2 ( 2004 ), en az ilki kadar başarılı ve rağbet gören bir oyundu. Ama maalesef NFS: Most Wanted onun kadar başarılı olamadı. Serinin Most Wanted ardından gelen Carbon ( 2006 ) & ProStreet ( 2007 ) kısımlarından bahsetmeye gerek bile duymuyorum. Kaldı ki son iki oyunu öyle ya da böyle görmüş olduğunuzu tahmin ediyorum.

Gelelim günümüze. Karşımızda 2008 yapımı gıcır gıcır NFS: Undercover adlı bir oyun var. Oyunun çıkışının öncesinde kim bilir kaç video izledik ve heyecanlandık. Hatırlarsanız Most Wanted’ da zamanında o eski Hot Pursuit’ lerin yarattığı havayı yakalamaya çalışmıştı. Ancak bu işi Underground serilerinin kötü bir kopyası ile başarmaya çalışmak pek de iç acıcı olmamıştı. Uzun lafın kısası Most Wanted serinin içerisinde ” biraz ondan biraz bundan ” şeklinde yapılmış ve gelişigüzel araya sıkıştırılmış bir oyundu.

NFS: Undercover HaritaMaalesef ki NFS: Undercover’ da Most Wanted’ ın izinden giden, ancak genel anlamda bu yapıya pek de birşeyler katamamış türden bir oyun olmuş. Karşımızda şimdiye kadar alışık olduğumuzdan çok daha büyük bir harita var ( Tri-City Bay ), ancak bu harita büyük olduğu kadar da ölü. Çoğu zaman bu geniş haritanın içerisinde gezerken kendinizi yanlız hissediyorsunuz.

NFS serilerinin yeni oyunlarından alıştığımız üzere her yeni senaryoda bir adet barbie bebek misali ablamız ( ki bu ablalar serseri, vurdumduymaz ve hız meraklısı abilerin hüküm sürdüğü mekanlarda her nasılsa iyi kötü lafı geçen tipler ) ve bir grup ” Hey adamım biz buraya yeni gelenleri sevmeyiz tamam mı ? ” ya da “  Burası benim çöplüğüm ve ben sana burayı mezar edeceğim !!! ” tadında abilerimiz var.

Koca kafalı Maggie QSenaryomuzun, The Fast & The Furious filmi ile uzaktaan yakındaan alakası yok değil mi EA :)   Görev icabı farklı bir kimliğe bürünüyoruz ve yol boyunca ajan Chase Linh ( namı diğer koca kafalı Maggie Q  ) bizim yanımızda yer alıyor. Evet, arkadaşlar. Arabaların görselliği dışında elimizde avucumuzda bir güzellik daha vardı ki, bu kez ondan da mahrum kalmışız :) NFS’ nin kızlarını kim seçiyor bilmiyorum ama, bu kez tercih konusunda onları pek de takdir ettiğimi söyleyemem! Görevimiz ise bir grup sokak yarışcısını alt etmek ve  dahil oldukları uluslararası kaçakçılık şebekesinin içerisine sızıp onları çökertmek. Yıl 2001, yan koltukta Vin Diesel, hmm, ilginç deja vu mu bu ne :)

Genel motifleri itibari ile son derece arak görünen bu senaryonun yanısıra, NFS serilerinde alıştığımız başka bir klişe de yüzümüze çarpmış bir bardak soğuk su etkisi yaratıyor. Evet, bahsettiğim soğuk süpriz, oyuna ilk başladığımız arabanın diğer araçlara kıyasla işe yaramaz külüstürün teki olması. Hadi ama EA bunca yıldır NFS oynayan adamlarız biz. Bu konuda ufak tefek değişiklikler yapmak pek de can yakmaz değil mi ?

Gerçi oyuna başladığınız arabayı değiştirmek ya da geliştirmek pek de zor değil. Ne de olsa son günlerde yaygınlaşan şu ” herkes oynayabilsin, herkes bitirebilsin ” mantığında çıkan oyunlar sağolsun, oyunların pek bir zorluğu da kalmadı. Evet, yanlış duymadınız sayın yetkililer! Onca yıldır oyun oynayan bir adam olarak sizi bu konuda daha büyük hatalar yapmadan bu işten vazgeçmeye davet ediyorum. Ya da lütfen şu ” Tamamen duygusal “satış mantığınız, oyunlara ekleyebileceğiniz farklı zorluk seviyeleri ile daha az göze batar bir biçimde olsun, olur mu ?

Oyunda ilerledikçe, kazanacağınız paralar ile 50′ den fazla aracı aktif edebiliyorsunuz. Bu araçlar içerisinde Dodge, Cadillac, Ford, Nissan, Porsche, Lamborgini, Aston Martin, BMW, Mitsubishi ve daha birçok bilinen marka bulunmakta. Sahip olduğunuz araca dilediğiniz bir biçimde Tuning yapmak ya da dilerseniz yeni bir Upgrade paketi almak da mümkün.

Yarışlardan kazandığınız paraların yanısıra, o yarışı belirtilen zamanın altında bitirebilirseniz, yarışı domine etmiş oluyorsunuz ve bu durumda Driving Point ( yani sürücü puanları ) kazanıyorsunuz. Kazanmış olduğunuz sürücü puanları sürüş becerilerinizi geliştirmek üzere kullanılıyor ama her nedense ben bu becerilerin artışının oyuna yansıdığını pek göremedim. Üstüne üstlük yarışlar o kadar kolay olmuş ki, girdiğiniz yarışı domine etmek pek de zor bir iş değil.

Evet, oyuna yeniden polisler dahil olmuş durumda, ki belki de oyunun Most Wanted’ a en çok benzerlik gösterdiği yönlerden birisi de bu. Arabamızı sürerken polislerle girdiğimiz sokak dalaşı sonucunda onları yolda safdışı bırakmak gibi bir durumumuz var. Belki de bunu oyunun en zevkli kısmı olarak gösterebiliriz. Tabii dilerseniz Most Wanted’ da olduğu gibi oyunda bulunan bir takım çevresel etkenleri de onları safdışı etmek üzere kullanabilirsiniz. Ayrıca ayağınızı gaz pedalından çekmeksizin sürdüğünüz sürece onlardan kurtulmak da mümkün. İşte bu yönden bu kovalama hikayesi biraz tatsız kalıyor. Çünkü genelde gaza basıp arayı açarak polisleri atlatabilmek mümkün. İşte bu konuda Hot Pursuit emeklisi polisleri mumla arıyorum. Onlar Undercover’ da bulunan polislere göre çok daha dişliydi. Tabii bu hırsız-polis misali kovalamaca bazen çalıntı bir arabayı hasarsız bir biçimde bir yere teslim etmek gibi aksiyonlara da yer veriyor. Yine seyir halinde pek fazla arabaya rastlamayacağınız için bu da pek zorlayacak türden bir aksiyon değil. Yazının önceki bölümlerinde de belirttiğim üzere,  oyunun zorluk seviyesinin pek de terletmeyen bu genel hali, oyundan kısa sürede sıkılmanıza sebep olabilir.

Uzun lafın kısası, NFS: Undercover, seriye birşeyler katmak bir yana dursun, NFS serisinin genel kalitesini düşürecek nitelikte bir oyun. Oyunun pek çok NFS hayranını hayal kırıklığına uğratmış olması ve NFS serisinin son yıllarda düşüşe geçen satış grafiklerinin ardından EA, NFS serisini sonlandırmayı düşündüğünü belirtti. Gidişata bakılırsa bu karardan dönmek adına birilerinin EA’ e çok parlak bir fikir sunması gerek. Yoksa yıllardır severek oynadığımız NFS serisi, sonu kötü biten bir hikaye olarak hafızalarımızda yer edecek. Bana sorarsanız bu oyunun 10 üzerinden alıp alabileceği max puan 5. Yıllardır tanıdığım bu eski dostun hatırına, Undercover’ a 7 puan verdim. Belki de verdiğim extra 2 puan, içimde hala umut ışığı olduğunu simgelemek adına. Umuyorum ki NFS serilerinden anlayan biri çıkar da, şu duruma bir el atar…